
XIV. yüzyılın ortalarında Avrupa, tarihinin en yıkıcı felaketlerinden biriyle karşı karşıya kaldı. Bugün “Kara Ölüm” olarak bildiğimiz büyük veba salgını, yalnızca milyonlarca insanın ölümüne neden olmadı. Şehirleri, ekonomiyi, çalışma hayatını, dini düşünceyi, ölüm algısını ve insanların birbirlerine bakışını da değiştirdi. Bu yüzden Kara Ölüm’ü yalnızca bir hastalık olarak görmek eksik kalır. O, bir toplumun düzenini yerinden oynatan büyük bir kırılmaydı.
Salgın Avrupa’ya ulaştığında insanlar neyle karşı karşıya olduklarını bilmiyordu. Hastalık hızla yayılıyor, bazı kentlerde birkaç ay içinde nüfusun büyük bölümü kaybediliyordu. Ateş, halsizlik, şiddetli ağrı ve özellikle lenf düğümlerindeki şişlikler hastalığın en korkulan belirtileri arasındaydı. Bu şişlikler kasık, koltuk altı veya boyun çevresinde ortaya çıkabiliyor ve kısa sürede ölümle sonuçlanabiliyordu. Modern tıp bugün Kara Ölüm’ün büyük ölçüde Yersinia pestis bakterisiyle ilişkili olduğunu biliyor. Fakat Orta Çağ insanının elinde mikrop teorisi, antibiyotik ya da modern epidemiyoloji yoktu.
Bu nedenle asıl soru yalnızca “İnsanlar neden öldü?” değildi. Dönemin insanı için daha korkutucu soru şuydu: “Bu neden oluyor?”
Verilen cevaplar çok farklıydı. Bazıları salgını Tanrı’nın günahkâr insanlığa gönderdiği bir ceza olarak yorumladı. Bazıları yıldızların ve gezegenlerin olağan dışı konumlarını suçladı. Kötü hava, zehirli buharlar ve bozulmuş atmosfer de hastalığın nedenleri arasında gösteriliyordu. “Miasma” olarak bilinen kötü hava düşüncesi, hastalıkların kirli ve zehirli havadan kaynaklandığına dair yaygın bir açıklamaydı.
Bugün kulağa tuhaf gelse de bu fikir dönemin bilgi dünyası içinde tamamen anlamsız değildi. İnsanlar kötü kokunun, çürüyen bedenlerin ve hastalığın aynı yerlerde bulunduğunu gözlemliyordu. Sorun, neden ile sonucu birbirinden ayıramamalarıydı.
Kara Ölüm yalnızca insan bedenini değil, insanların birbirlerine duyduğu güveni de sarstı. Hastalığın nasıl geçtiği bilinmediği için herkes potansiyel bir tehdit haline gelebiliyordu. Komşu komşudan, aile üyeleri birbirlerinden kaçabiliyordu. Bazı kronikler insanların hastalardan uzak durmaya çalıştığını, hatta ağır korku dönemlerinde yakınlarının bakımını bile terk edenlerin bulunduğunu anlatır.
Bu görüntü bize salgının en ağır taraflarından birini gösterir. Ölüm korkusu yalnızca fiziksel değil, toplumsaldı.
Yine de herkes kaçmadı. Hastalara bakan din görevlileri, aile üyeleri, sağlık uygulayıcıları ve sıradan insanlar da vardı. Çok sayıda din adamının hastalara yardım ederken hayatını kaybettiği bilinmektedir. Bu durum bazı bölgelerde kilise kurumlarının insan kaynağını ciddi biçimde etkiledi.
Veba salgınıyla ilgili en meşhur görüntülerden biri uzun gagalı maskeler takan doktorlardır. Fakat burada popüler kültürün yarattığı önemli bir anakronizm vardır. Bugün “veba doktoru maskesi” olarak bildiğimiz uzun gagalı kostüm, Kara Ölüm’ün 14. yüzyıldaki ilk büyük dalgasıyla doğrudan özdeş değildir. Bu tür kostümler daha çok 17. yüzyıldaki veba salgınlarıyla ilişkilendirilir.
Maskenin gagasına aromatik otlar ve kokulu maddeler yerleştirilmesinin nedeni de miasma anlayışıydı. Kötü havayı filtrelemenin hastalıktan koruyacağı düşünülüyordu. Bu görüntü zamanla bütün veba tarihinin sembolüne dönüştü ve bugün 14. yüzyıl Kara Ölüm’üyle bile neredeyse otomatik olarak ilişkilendiriliyor.
Oysa Kara Ölüm’ün gerçek görüntüsü bundan daha az teatral ve çok daha korkunçtu.
Kentlerde ölüm sayısı arttığında cenaze düzeni çökmeye başladı. Normal koşullarda her ölüm belirli dini ve toplumsal ritüellerle karşılanıyordu. Fakat ölümlerin çok hızlandığı yerlerde bireysel cenazeleri geleneksel biçimde gerçekleştirmek zorlaştı. Toplu mezarlar kullanılabildi, defin işlemleri hızlandırıldı ve toplumun ölümle ilişkisinde büyük bir kırılma yaşandı.
Orta Çağ insanı ölümden habersiz değildi. Çocuk ölümleri, savaşlar, kıtlıklar ve hastalıklar günlük hayatın zaten bir parçasıydı. Fakat Kara Ölüm farklıydı. Ölüm artık tek tek ailelerin trajedisi değil, bütün bir toplumun ortak deneyimine dönüşmüştü.
Bu durum sanat ve kültür üzerinde de güçlü izler bıraktı. Geç Orta Çağ’da yaygınlaşan “danse macabre”, yani ölüm dansı teması bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Resimlerde ve metinlerde ölüm, kraldan köylüye, rahipten tüccara kadar toplumun bütün sınıflarını aynı dansa çağırır.
Mesaj açıktır:
Ölüm karşısında herkes eşittir.
Toplumsal statü, servet veya güç kimseyi tamamen koruyamaz.
Kara Ölüm’den sonra bu düşünce daha güçlü biçimde hissedilir hale geldi. Mezarlık sanatı, ölüm üzerine yazılan metinler ve “memento mori”, yani ölümü hatırlama kültürü Avrupa dünyasında giderek daha görünür hale geldi.
Fakat salgının sonuçları yalnızca kültürel değildi.
Nüfusun dramatik biçimde azalması ekonomik düzeni de altüst etti.
Tarım arazileri boş kaldı. İş gücü azaldı. Bir zamanlar kolayca bulunabilen tarım işçisi artık daha değerli hale geldi. Hayatta kalan işçiler daha yüksek ücret talep edebiliyor, daha iyi çalışma koşulları arayabiliyordu. Toprak sahipleri için bu oldukça ciddi bir problemdi.
İngiltere’de salgının ardından ücretleri kontrol altında tutmaya yönelik düzenlemeler yapılması bunun açık örneklerinden biridir. Yöneticiler işçilerin salgın öncesindeki ücret düzeylerine yakın şartlarda çalışmasını istiyordu. Ancak nüfus azaldığında ekonomik gerçeklik değişmişti.
İşçi artık daha kıttı.
Ve kıt olan şey daha değerlidir.
Bu nedenle Kara Ölüm’ün Avrupa’daki feodal düzenin dönüşümünü hızlandıran etkenlerden biri olduğu sıkça tartışılır. Salgın tek başına feodalizmi sona erdirmedi, fakat emek ilişkilerindeki değişimleri hızlandırdı. Bazı köylüler daha iyi şartlar elde ederken, bazı bölgelerde toprak sahiplerinin geleneksel kontrolü zayıfladı.
Ölüm, ironik biçimde hayatta kalanların pazarlık gücünü artırmıştı.
Bu süreç toplumsal çatışmaları da ortadan kaldırmadı. Tam tersine bazı gerilimleri büyüttü. Yöneticilerin ücretleri sınırlama girişimleri, vergiler ve ekonomik baskılar sonraki dönemlerde çeşitli toplumsal huzursuzlukların oluşmasına katkıda bulundu.
Salgın sırasında yaşanan en karanlık toplumsal olaylardan biri ise günah keçisi arayışıydı.
İnsanlar felaketin nedenini anlamadıklarında çoğu zaman görünür bir suçlu ararlar. Kara Ölüm sırasında Avrupa’nın bazı bölgelerinde Yahudi toplulukları kuyuları zehirlemek ve hastalığı yaymakla suçlandı. Bu iddiaların hiçbir gerçek temeli yoktu. Buna rağmen korku ve söylentiler, katliamlara ve toplu saldırılara yol açtı.
Binlerce insan yalnızca bir salgının açıklamasını arayan toplumların paranoyası nedeniyle hayatını kaybetti.
Bu, Kara Ölüm tarihinin yalnızca hastalık değil, aynı zamanda nefret ve söylenti tarihi olduğunu da gösterir.
Aslında salgın karşısında insanların davranışlarında bugün bize şaşırtıcı biçimde tanıdık gelebilecek unsurlar vardır. Söylentiler hızla yayılıyordu. İnsanlar farklı tedavilere inanıyordu. Bazıları hastalıktan korunmak için şehri terk ediyordu. Bazıları dini açıklamalara yöneliyor, bazıları hekimlere güveniyor, bazıları ise tamamen başka teoriler ortaya atıyordu.
Bilgi eksikliği korkuyu büyütüyordu.
Korku ise bilgiden daha hızlı yayılabiliyordu.
Şehirlerin hastalıkla mücadele yöntemleri zaman içinde gelişmeye başladı. Özellikle Akdeniz ticaret kentlerinde gemilerin ve yolcuların belirli sürelerle izole edilmesi gibi uygulamalar ortaya çıktı. “Karantina” kelimesinin kökeni de İtalyanca “quaranta giorni”, yani kırk gün ifadesiyle ilişkilendirilir. Daha sonraki dönemlerde bu uygulamalar veba kontrolünün önemli parçalarından biri haline geldi.
Bu durum salgın tarihinin başka bir yönünü gösterir.
İnsanlar hastalığın nedenini tam olarak anlamasalar bile gözlem yapabiliyorlardı.
Bir gemiden gelen insanların hastalık taşıyabileceğini fark etmek için bakteriyi görmek gerekmiyordu. Deneyim zamanla bazı koruyucu uygulamaların gelişmesini sağladı.
Kara Ölüm aynı zamanda Avrupa’nın dini dünyasında da ciddi sorular yarattı. İnsanlar Tanrı’nın neden bu kadar büyük bir felakete izin verdiğini sorguluyordu. Bazı kişiler daha yoğun bir dindarlığa yönelirken bazıları kilise kurumlarına duyduğu güveni kaybedebiliyordu.
Özellikle salgını durduramayan din adamları ve kilise kurumları bazı insanların gözünde otorite kaybına uğradı. Bununla birlikte felaket karşısında dine yönelen insanların sayısı da çok fazlaydı.
Yani Kara Ölüm dini hayatı tek yönde değiştirmedi.
Bazıları için inancı güçlendirdi, bazıları için ise şüphe doğurdu.
Bazı bölgelerde ortaya çıkan flagellant hareketleri bu atmosferin dikkat çekici örneklerinden biridir. Kendilerini kamçılayarak toplumsal günahların kefaretini ödemeye çalışan gruplar, şehir şehir dolaşıyor ve felaketin ilahi ceza olduğuna inanıyordu.
Bu hareketler bir süre büyük ilgi görse de zamanla kilise otoriteleri tarafından kontrol altına alınmaya çalışıldı.
Kara Ölüm’ün ardından Avrupa hemen normale dönmedi.
Salgın tek bir yılda gelip geçen bir olay değildi. Veba sonraki yüzyıllarda farklı dalgalar halinde geri döndü. İnsanlar uzun süre bu hastalıkla yaşamaya devam etti.
Ancak 14. yüzyılın ortasındaki büyük salgın bir dönüm noktasıydı.
Çünkü nüfus o kadar büyük ölçüde azaldı ki mevcut düzen eskisi gibi işlemeye devam edemedi.
İş gücünün değeri değişti.
Toprak kullanım biçimleri değişti.
Şehirlerin sağlık önlemleri değişti.
Ölümün kültürel temsili değişti.
Dini ve toplumsal otoriteler sorgulandı.
Azınlıklara karşı şiddet arttı.
İnsanlar hem birbirlerine hem de yaşadıkları dünyaya farklı gözlerle bakmaya başladı.
Bu nedenle Kara Ölüm’ün yalnızca “Avrupa’da milyonlarca insanın öldüğü bir salgın” olduğunu söylemek yetersizdir.
Salgın insan öldürdü.Ama aynı zamanda alışkanlıkları, ekonomik dengeleri ve yüzyıllardır doğal kabul edilen bazı toplumsal ilişkileri de sarstı.Bir felaketin ardından dünya aynı dünya olabilir.Fakat içinde yaşayan insanlar artık aynı insanlar değildir.Kara Ölüm’den sonra Avrupa’nın başına gelen de buydu.Hastalık geçti.Şehirler yeniden doldu.Ticaret yeniden başladı.İnsanlar yeniden evlendi, çocuk sahibi oldu, pazarlara gitti, kiliselere girdi ve hayatlarına devam etti.Ama milyonlarca insanın birkaç yıl içinde ortadan kaybolduğu bir dünyanın hafızası kolayca silinmedi.Belki de Kara Ölüm’ün en büyük mirası burada saklıdır.İnsanlara ölümün yalnızca bireysel bir son olmadığını gösterdi.Bazen ölüm, bütün bir çağın düzenini değiştirecek kadar büyüyebilirdi.
Kaynakça
Ole J. Benedictow, The Black Death 1346–1353: The Complete History
John Aberth, The Black Death: The Great Mortality of 1348–1350
Samuel K. Cohn Jr., The Black Death Transformed
Encyclopaedia Britannica, Black Death
The British Library, The Black Death
The Metropolitan Museum of Art, Orta Çağ Avrupa’sında ölüm ve görsel kültür koleksiyonları



Bir Cevap Yazın